Unutmamak Üzerine: Srebrenitsa’dan Bugüne
- Hilal Taşcı
- 29 Ağu
- 4 dakikada okunur

Balkan tarihi her zaman dikkatimi çekmiştir. Özellikle dünya tarihine damgasını vurmuş olaylardan biri olan Srebrenitsa Katliamı… Srebrenitsa’yı okumaya, onunla ilgili yapılan dizi, film ve belgeselleri izlemeye çalışıyorum. Her öğrendiğim yeni şeyde, orada insanların yaşadığı acının boyutunu biraz daha anlamaya çalışıyorum. Fakat ne kadar okusam, ne kadar izlesem de bazı şeyleri zihnimde anlamlandırmak hâlâ çok zor. Çünkü orada yaşananlar, bana göre normal bir insanın kaldırabileceği acıların çok ötesinde.
Mavi Kelebekler dizisi de son zamanlarda dikkatimi çeken yapımlardan biri oldu. Aslında dizi yıllar önce çekilmişti. Fakat o yıllarda belki de bugün sahip olduğum farkındalığa sahip değildim. Yaş aldıkça, okudukça, öğrendikçe insanın olaylarla kurduğu bağ değişiyor. Bir zamanlar yalnızca bir dizi olarak izleyebileceğim bir şey, bugün beni tarihî belgeleri araştırmaya, makaleler okumaya ve o dönemde yaşananları daha derinden anlamaya çalışmaya itiyor.
Dizinin adının neden Mavi Kelebekler olduğunu öğrendiğimde ise bu isim benim için bambaşka bir anlam kazandı. Bosna Savaşı sonrasında toplu mezarların bulunduğu bölgelerde mavi kelebeklerin görülmesi, kayıp insanların mezarlarının tespit edilmesiyle ilgili anlatılarda önemli bir yere sahip. Elbette toplu mezarların bulunmasında tanık ifadeleri, uydu görüntüleri ve adli çalışmalar gibi pek çok yöntem kullanılmıştır. Ancak mavi kelebeklerin hikâyesi, toprağın altında saklanmaya çalışılan bir gerçeğin doğanın sessizliği içinden kendini göstermesi açısından beni çok etkiledi. Bir kelebeğin bile yıllar sonra yaşananların izini taşıyor gibi düşünülmesi insanın içini burkuyor. Mavi kelebekler bu nedenle benim için yalnızca bir dizinin adı değil; kaybedilen insanların, hatırlamanın ve saklanmak istenen bir gerçeğin sembolü gibi.
Mavi Kelebeklerin oyuncu kadrosunu da gerçekten başarılı buldum. Elbette hiçbir dizi, hiçbir film yaşanan acıların tamamını bütün çıplaklığıyla ekrana taşıyamaz. Bazı acılar vardır ki onları anlatmaya kelimeler bile yetmez. Ama ekrana yansıtılabildiği kadarı bile insanın yüreğinin kaldırabileceğinden ağır. Diziyi bitirdim; fakat bir yandan izlerken bir yandan tarihî belgeleri araştırdım, o döneme ilişkin makaleler okudum. Okudukça ve öğrendikçe insanın içindeki “Nasıl?” sorusu büyüyor. Nasıl bir insan, başka bir insana bunu yapabilir?
Diziyi araştırırken dikkatimi çeken bir başka konu da dizinin 26 bölümün ardından sona ermiş olmasıydı. Dizinin erken bitirildiği ve Bosna Savaşı ile Srebrenitsa’da yaşananları konu edinmesinin bazı Sırp çevrelerini ve siyasi güçleri rahatsız ettiği, bu nedenle baskılar yaşandığı yönünde iddialarla da karşılaştım. Bunun ne kadarının gerçek olduğunu kesin olarak söylemek mümkün değil. Bu iddiaların doğruluk payının yüksek olduğunu düşünüyorum. Çünkü tarihle yüzleşmek, yalnızca geçmişte yaşananları anlatmak değil; bugün hâlâ bazı gerçeklerin neden rahatsız edici olduğunu da sorgulamak demek. Eğer bir toplumun yaşadığı acıları anlatmak bile birilerini rahatsız ediyorsa, belki de asıl ihtiyacımız olan şey daha fazla susmak değil, daha fazla konuşmak ve hatırlamak.

Srebrenitsa’yı araştırdıkça, insanların yalnızca öldürülmediğini; öldürülenlerin izlerinin de yok edilmeye çalışıldığını öğrenmek ayrıca ağır geliyor. Toplu mezarların gizlenmesi, cesetlerin başka yerlere taşınması ve insanların yıllarca yakınlarının akıbetini öğrenememesi… Bütün bunlar insanın zihninde kolayca taşıyabileceği şeyler değil.
Son zamanlarda Bosna Kasabı olarak bilinen Ratko Mladić hakkında çıkan haberleri gördüğümde yine aynı soru aklıma geliyor: Acaba geçmişte yaptıklarının vicdanını taşıdı mı? Pişmanlık duydu mu? Yaptıklarını düşündüğünde ne hissetti? Bunların cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ama bildiğim bir şey var:
Acının ülkesi, milliyeti, dili, dini, mezhebi, cinsiyeti yoktur. Acı, insanlığın ortak paydasıdır.
Savaşın bile kuralları vardır. Savaş hukukunun, insanlığın ve vicdanın sınırları vardır. Fakat burada gördüğümüz şey bana savaşın ötesinde geliyor. Burada katliam var. İnsanları yalnızca kimlikleri, ait oldukları topluluk ve inançları nedeniyle hedef alan bir anlayış var. Yok etmeye, silmeye, geride hiçbir şey bırakmamaya yönelik korkunç bir zihniyet var.
Ve sonra insan ister istemez bugünle geçmiş arasında bir bağ kuruyor. “Aradan geçen bunca yılda ne değişti?” diye soruyorum kendime. Bazen cevabı çok acı: Hiçbir şey. Bugün dünyanın farklı yerlerinde insanlar hâlâ benzer acıları yaşıyor. Srebrenitsa’da yaşananların üzerinden yıllar geçmesine rağmen Bosna’daki insanların acılarının tamamen sona erdiğini söyleyebilir miyiz? Dünyanın başka yerlerinde de insanların gözlerimizin önünde öldürüldüğünü, yerlerinden edildiğini, hayatlarının yok edildiğini görüyoruz. Filistin’de yaşananlar, Çin’de Uygur Türklerinin maruz kaldığı baskılar, Myanmar’da yaşananlar ve daha birçok yerde devam eden insanlık dramları… İsimler, coğrafyalar, diller ve inançlar değişiyor; ama acının kendisi değişmiyor.
İşin en acı taraflarından biri de ülkelerin ve dünyanın çoğu zaman bu acılara seyirci kalması. İnsanların gözlerimizin önünde öldürüldüğü bir dünyada, koca koca ülkelerin ne zaman ve nasıl harekete geçeceğini beklemek insanı çaresiz hissettiriyor. Bir birey olarak elimden hiçbir şey gelmediğini düşünüyorum. Üzülüyorum, öfkeleniyorum, kahroluyorum. Sonunda elimden gelen çoğu zaman dua etmek oluyor.
Mavi Kelebekleri izlerken bütün bunlar zihnimden geçti. Bazı sahneler vardı ki doğrudan geçmek zorunda kaldım. Görmeye, duymaya, düşünmeye ne kalbim ne vicdanım dayanıyordu. Belki de insan olmanın en zor tarafı bu: Başkasının acısını kendi acınmış gibi hissedebilmek. Çünkü zulüm nerede olursa olsun zulümdür. Kim yaparsa yapsın, kime yapılırsa yapılsın karşı çıkmak gerekir.
İnsanların acısını, yalnızca bize benzediği zaman önemsememeliyiz. Bir insanın acısının değerli olması için bizimle aynı dili konuşması, aynı dine inanması, aynı milletten olması gerekmiyor. İsmin ne olursa olsun, hangi dine inanırsan inan; her şeyden önce insan olmalısın. Yaşamalı ve başkalarının yaşamasına izin vermelisin.
Yazımı, Bosna’nın Bilge Kralı Aliya İzzetbegoviç’in sevdiğim sözlerinden biriyle bitirmek istiyorum:
Ölmeye hazır olan insanlar, ölmeye hazır olmayanlara karşı galip gelirler. Biz kin gütmeyeceğiz ama asla yapılanları unutmayacağız ve her şey bittiğinde hatırlatacağımız şey düşmanlarımızın sözleri değil dostlarımızın sessizliği olacaktır. Biz ölüyoruz ama onlar da kazanmıyorlar…
Ne yaparsanız yapın, soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.
İyi insan olmadan iyi Müslüman olamayız.




Yorumlar