top of page

Mary and Max: Mektuplarla İyileştiren Dostluk

Mary and Max animasyonu, uzun zamandır izlemek istediğim filmler listemde yer alıyordu. Nihayet izlediğimde ise beni beklediğimden çok daha derinden etkiledi. Film boyunca sık sık ağlamaklı hissettim ama aynı zamanda içimde bir umut duygusu da vardı. Bu iki duygunun aynı anda var olabilmesi, filmin en güçlü yanlarından biri bence.


Mary’nin ebeveynleri tarafından ihmal edilmesi, akran zorbalığına maruz kalması, alnındaki doğum lekesi nedeniyle kendini fiziksel olarak çirkin hissetmesi ve tüm bunların sonucunda yalnız ve mutsuz bir çocukluk geçirmesi beni çok etkiledi. Sevgiye, ilgiye ve görülmeye ne kadar aç olduğunu her sahnede hissettiriyor. Max’in hikâyesi ise başka bir coğrafyada ama benzer bir yalnızlıkla şekilleniyor. New York’ta tek başına hayatını sürdürmeye çalışması, Asperger sendromu tanısı alması, girdiği işlerde toplum tarafından dışlanması, sosyal ilişki kurmakta zorlanması ve takıntıları nedeniyle yalnızlaşması… Mary ve Max’in yolları tam da bu ortak yalnızlıkta kesişiyor.

Mary, postaneye gittiğinde rehberde gördüğü ilk kişiye mektup gönderiyor ve o kişi Max oluyor. Bu rastlantı, ikisi için de bir dönüm noktası. Birbirlerine, çevrelerindeki insanlara anlatamadıkları yaralarını, mutsuzluklarını, küçük sevinçlerini, hayallerini anlatıyorlar. Farkında olmadan birbirlerine şifa oluyorlar. Mektuplarında ağlıyorlar, sevdikleri çikolataları birbirlerine gönderiyorlar, hayata ve dünyaya dair sorular soruyorlar. Zamanla birbirlerinin “tek ve en iyi dostu” hâline geliyorlar.

Aslında mücadeleleri farklı gibi görünse de temelinde aynı şey yatıyor: Yalnızlık, arkadaş edinememek, farklı olmak ve bu farklılıklar yüzünden toplumdan dışlanmak. Film, bu ortak duyguyu çok sade ama çarpıcı bir şekilde anlatıyor.

Mary’nin hayatında zaman zaman zirveye çıkıp sonra dibi gördüğü dönemler oluyor. Özellikle depresyona girdiği süreçte, tıpkı annesi gibi geçici şeylere sığınmaya çalışması bana şunu düşündürdü: İnsan, ebeveynlerinden istemese bile mutlaka bir şeyler alıyor. Mary’nin annesinin alkolik ve hırsız, babasının ise silik, iletişimsiz bir karakter olması; Mary’nin büyüme çağında sevgi eksikliğini daha da derin yaşamasına neden oluyor. Bu eksikliği bir nebze olsun Max ile mektuplaşarak, değer gördüğünü hissederek dolduruyor.

Filmde Max’in Yahudi kimliğinin özellikle vurgulanması dikkatimi çekti. Tarihsel olarak Yahudilerin dışlanmışlığı ve yaşadıkları acılar elbette bilinen gerçekler. Ancak günümüzde Filistin’de masum insanlara yaşatılanlar düşünüldüğünde, bu vurgu üzerinden eleştirel bir bakış da geliştirmek mümkün. Günümüz film ve dizilerinde sıkça karşılaştığımız subliminal mesajlar meselesi burada da sorgulanabilir.

Filmin finali ise beni gerçekten çok üzdü. Tüm film boyunca “Ne zaman buluşacaklar?” diye beklerken, Mary bebeğiyle birlikte Max’a ulaşıyor ama Max’in vefat ettiğini öğreniyoruz. Max’in ölmeden önce tavana bakması, Mary’nin başını kaldırdığında tavanda onların mektuplarını, Mary’nin çizimlerini görmesi çok hüzünlü ama bir o kadar da anlamlı bir sahneydi. Max, hayatı boyunca kuramadığı fiziksel bağlara rağmen, duygusal olarak asla yalnız değildi.

Max’in film boyunca sorduğu sorular da çok çarpıcıydı. İnsanların tutarsızlıklarını anlayamadığını söylüyor: “Yerlere çöp atmayın uyarısı yazıyorlar, ama yerlere çöp atıyorlar. Oksijen kalmadığından şikâyet ediyorlar, yağmur ormanlarını kesiyorlar”... Bu sorgulamalar son derece haklı bir serzenişti. Belki de Max’in Asperger sendromu yaşamasının nedenlerinden biri, toplumdaki bu uyumsuzlukları kabullenememesi ve onlara adapte olamamasıydı.

Kısacası Mary and Max, yalnızlık, farklılık, dostluk ve insan olmanın kırılgan yanları üzerine çok güçlü bir anlatı sunuyor. İzlemenizi gönülden tavsiye ederim.

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin

Yeniliklerden Haberdar Olun!

Teşekkür Ederiz!

Tüm Hakları Saklıdır © 2021 | HİLAL TAŞCI. İzinsiz paylaşmayınız. 

  • Beyaz Instagram Simge
  • X
  • Beyaz LinkedIn Simge
bottom of page