Sislerin İçinde Bir Okuma: Kara Kitap’ın Bende Bıraktığı İz
- Hilal Taşcı
- 6 Haz
- 3 dakikada okunur

Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı benim için bir hikâyeden çok, giderek yoğunlaşan bir sisin içinden yürümek gibiydi. Sayfalar ilerledikçe bir şeyler açılmak yerine daha da bulanıklaştı; karakterler sabitlenmek yerine birbirine karıştı, anlam ise sürekli yer değiştirdi. Ben ise doğası gereği netliği seven, zihninde şekli tamamlanmış bir dünya kurmaya alışkın bir okur olarak bu belirsizliğin içinde zaman zaman tutunacak bir çizgi aradım.
Başlangıçta roman bana oldukça uzak geldi. Anlatının parçalı yapısı, bakış açılarının sürekli değişmesi ve Galip ile Celâl arasındaki geçişlerin giderek iç içe geçmesi, metni takip etmeyi zaman zaman zihinsel bir çabaya dönüştürdü. Özellikle olayların “açık” bir akış yerine sürekli ertelenen bir anlam duygusuyla ilerlemesi, bende yön kaybı hissi yarattı. Netlik arayan bir okur olarak ilk etapta bu yapı beni zorladı. Orhan Pamuk benim için zaten okunması kolay yazarlardan biri değil. Daha önce başka kitaplarını da okumuş olmama rağmen, eserlerinin içine tamamen girebildiğimi söyleyemem. Bu noktada, Orhan Pamuk’un Türkçeyi kullanım biçimine dair dile getirilen bazı eleştiriler de benim okuma deneyimimle kesişiyor. Nitekim yakın zamanda kaybettiğimiz Tarihçi İlber Ortaylı Hocanın da Pamuk’un Türkçe kullanımı üzerine yaptığı eleştiriler bu tartışmaya örnek olarak verilebilir. Ortaylı’nın bir konuşmasında aktarılan şu ifadeler bu bakış açısını özetler niteliktedir:
“Bana göre, Orhan Pamuk, Türkçe’yi bilmiyor. Kaleme aldığı bir eserde şu ifade geçiyor:
İmam ikindi namazı saatinde caminin balkonuna çıkarak ikindi ezanını okudu.
"Şimdi bu toplumda yaşayan her insan bilir ki; namazın saati olmaz vakti olur. Camilerde balkon diye bir yer yoktur, minarenin şerefesi vardır. Ezanı da imam değil müezzin okur. Bu örnekle de sabittir ki kişiler, içinden çıktıkları toplumu bilmeden bir şeyler yapmaya çalıştıklarında doğru şeyler yapamazlar." Bu eleştiride vurgulanan şey, yalnızca teknik bir “doğru-yanlış” meselesi değil; aynı zamanda yazarın toplumsal gerçeklik ve dil arasındaki ilişkiyi nasıl kurduğu meselesidir. Ben de bu noktada tamamen aynı çizgide olmasam da, metnin zaman zaman gündelik gerçeklikten uzaklaştığı hissini taşıdığımı söyleyebilirim. (Orhan Pamuk'a yapılan bu eleştirinin Elif Şafak için de geçerli olduğunu düşünüyorum.)
Buna rağmen Kara Kitap’ın en güçlü yanı da tam olarak bu mesafe oldu. Çünkü zaman ilerledikçe metne karşı tutumum değişmeye başladı. Başta “bu kitap bana göre değil” dediğim noktadan, yavaş yavaş “bu karmaşanın içinde beni çeken bir şey var” noktasına geldim. Özellikle ana hikâyenin içine serpiştirilmiş küçük anlatılar, masalsı geçişler ve bağımsız gibi duran bölümler, bir süre sonra yoruculuğundan ziyade merak uyandıran bir yapıya dönüştü.
Bu kitap; “Anlatının İzinde” kitap kulübümüzün Mayıs ayının seçilen ikinci kitabıydı. İlginç olan şu ki, sadece benim değil, kulüp üyelerinin çoğunun da ortak duygusu kitabın zorlayıcı oluşuydu. Hatta bazı arkadaşlarımız kitabı bitiremedi bile. Ben bitirenler arasındaydım; fakat bu bile sürecin kolay geçtiği anlamına gelmiyordu. Kitap, birlikte okunduğunda bile ortak bir “zorlanma” duygusu üretiyordu.
Ancak kulüp tartışması ve özellikle kitabın sonuna eklenen “son söz” niteliğindeki bölüm, metni zihnimde daha sağlam bir yere oturttu. Orada Orhan Pamuk’un yazma sürecinde yaşadığı düşünsel ve duygusal süreçleri, etkisinde kaldığı eserleri ve bunların romana nasıl yansıdığını anlatması, benim için önemli bir açıklık alanı yarattı. Romanı yalnızca bir hikâye olarak değil, aynı zamanda bir yazma deneyiminin izi olarak okumaya başladım. Bu bölümden sonra metin daha “yerine oturmuş” hissettirdi.
Kitabı okurken en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de Galip’in yolculuğunun katmanlı anlamı oldu. Galip’in Rüya’yı araması, Celâl’in izini sürmesi ve giderek kendini kaybetmesi, sadece bir kayboluş hikâyesi gibi değil, aynı zamanda bir kimlik dönüşümü gibi de okunabilir hale geldi. Bu noktada Şeyh Galip ve Mevlânâ Celâleddîn Rûmî gibi isimlere yapılan göndermeler, metnin kültürel ve düşünsel arka planını daha da derinleştiriyor.
Benim okuma deneyimimde Galip’in yolculuğu, sadece bir kadını ya da bir yazarı aramak değil, aynı zamanda “kendini bulma” arayışına dönüşen bir süreçti. Fakat bu “kendini bulma” fikri de romanda net ve sabit bir sonuç olarak sunulmuyor. Aksine, kimliğin sürekli değişen, dış etkenlerle şekillenen ve hiçbir zaman tamamen sabitlenemeyen bir yapı olduğu hissi giderek güçleniyor. Bu yüzden Galip’in yolculuğu bir “varış” değil, bir dönüşüm gibi ilerliyor.
Hatta romanın sonunda hissettiğim en güçlü düşünce şu oldu: İnsan tamamen kendisi olamaz. Her birey, içinde bulunduğu çevreden, karşılaştığı insanlardan, okuduğu metinlerden ve yaşadığı baskılardan etkilenerek sürekli şekil değiştirir. Galip’in sonunda Celâl’e dönüşmesi de bu açıdan sadece bir olay değil, kimliğin sabit değil akışkan olduğuna dair güçlü bir anlatı gibi duruyor. Bütün bu deneyim içinde en baştaki mesafem de tamamen yok olmadı. Hâlâ bazı bölümleri zorlayıcı, bazı anlatı tercihlerini ise fazla dolaylı buluyorum. Ancak bu zorlanma, zamanla bir eksiklikten çok metnin yapısal bir parçasına dönüştü.
Bugün geriye dönüp baktığımda Kara Kitap benim için “sevdiğim” ya da “sevmediğim” şeklinde net bir kategoriye yerleşen bir roman olmadığını söyleyebilirim. Daha çok bir alışma, direnme, çözmeye çalışma ve sonunda kısmen kabullenme süreci. Okuma ilerledikçe metne yaklaşımım da değişti; başta uzak olduğum bu dünya, zamanla hem zorlayan hem de düşündüren bir alana dönüştü. Sonuç olarak bu kitap bana yalnızca bir hikâye anlatmadı. Aynı zamanda okur olarak benim netlik ihtiyacımı, belirsizlikle kurduğum ilişkiyi ve bir metin karşısında ne kadar kontrol aradığımı da görünür kıldı.




Yorumlar