Belgrad: İki Nehrin Arasında, Farklı Duyguların Kıyısında
Güncelleme tarihi: 25 Eki

Balkanlar turumuzun Belgrad durağı bende hem hayranlık hem de biraz burukluk bıraktı. Bir şehri gezerken yalnızca gördüğümüz yerleri değil, orada hissettiklerimizi de yanımızda götürüyoruz. Belgrad’dan bana kalanlar da dikkatimi çeken yapılar, iki nehrin buluştuğu manzara ve birbirine karışan duygular oldu.
İtiraf edeyim, şehrin mimarisini çok beğendim. Çeşmeler, saat kuleleri, kamu binaları, alışveriş merkezleri, kütüphaneler ve kiliseler… Gezerken sık sık başımı kaldırıp binalara bakarken buldum kendimi. Bazen bir yapının bütünü, bazen de cephesindeki küçük bir ayrıntı dikkatimi çekiyordu. Sokaklarda yürümek bile başlı başına bir keşifti.
Bazı sokakların havası bana eski dönem filmlerini hatırlattı. Kimi zaman Nazi Almanyası’nı konu alan filmlerdeki sokaklar, kimi zaman Sovyet şehirlerinin görüntüleri geldi aklıma. Bu, mimariye ilişkin bir tanımlamadan çok, gördüklerimin zihnimde uyandırdığı kişisel bir çağrışımdı.

Şehrin tarihî yapıları arasında dolaşırken geleceğe yönelik hazırlıklarına da tanık olduk. Belgrad, 15 Mayıs–15 Ağustos 2027 tarihlerinde EXPO 2027’ye ev sahipliği yapmaya hazırlanıyordu. “İnsanlık İçin Oyun: Herkes İçin Spor ve Müzik” temasıyla düzenlenecek bu uluslararası ihtisas sergisi için çalışmalar sürüyordu. Şehrin, dünyanın farklı yerlerinden gelecek ziyaretçilerle büyük bir buluşmaya hazırlandığını bilmek gezimize ayrı bir boyut kattı.
Belgrad’ı gezerken Osmanlı döneminden kalan eserlerle daha sık karşılaşmayı bekliyordum. Gezdiğimiz yerlerde bu izleri beklediğimden az görmek bende bir burukluk yarattı. Bir yandan şehrin bugünkü görünümünü incelerken bir yandan da geçmişte nasıl bir yer olduğunu hayal etmeye çalıştım. Seyahat ederken bazen gördüklerimiz kadar, görmeyi umduğumuz şeyler de düşüncelerimize yön veriyor.

Kalemegdan Parkı’nda gördüğümüz Anahtar Teslim Anıtı, bu düşüncelerime tarihî bir karşılık oldu. Anıtın hikâyesi 19 Nisan 1867’ye uzanıyor. Sultan Abdülaziz’in fermanının okunmasının ardından Osmanlı Komutanı Ali Rıza Paşa, kalenin anahtarlarını Sırbistan Prensi Mihailo Obrenović’e sembolik olarak teslim etmiş. Osmanlı askerlerinin Belgrad’dan çekilmesini simgeleyen bu olay, Sırbistan’ın bağımsızlığa uzanan sürecinde önemli bir dönüm noktası olmuş.
Olayın yüzüncü yılı olan 1967’de yapılan anıt, heykeltıraş Mihailo Paunović’in eseri. Taş üzerindeki kabartmada anahtarların teslim edildiği sahne canlandırılıyor. Şehirde Osmanlı’dan kalan izleri ararken bu anıtla karşılaşmak benim için anlamlıydı. Biraz önce mimarisini hayranlıkla izlediğim Belgrad’a bu kez geçmişindeki değişimler üzerinden baktım.,

Kalemegdan’da Damat Ali Paşa Türbesi’ni de ziyaret ettik. Belgrad Kalesi’nin içindeki bu altıgen yapı, şehirde günümüze ulaşan az sayıdaki Osmanlı eserinden biri. Türbeye adını veren Osmanlı Sadrazamı Damat Ali Paşa, 1716’da Petrovaradin Muharebesi’nde hayatını kaybetmiş. Türbenin geçmişinde ilginç bir ayrıntı da var: Belgrad Kalesi’nin resmî anlatımına göre bugün gördüğümüz yapı, 1784’te İzzet Mehmed Paşa için yaptırılmış; 1818–1819 yıllarındaki onarım sırasında Damat Ali Paşa’nın hatırasına adanmış. Küçük bir yapının bile zaman içinde farklı insanların hikâyelerini taşıyabildiğini görmek, şehrin geçmişini daha da merak etmeme neden oldu.

Parkta dikkatimizi çeken eserlerden biri de yüksek bir kaidenin üzerindeki kadın heykeliydi. Adı Fransa’ya Şükran Anıtı’ymış. Heykeltıraş Ivan Meštrović’in eseri olan anıt, 1930’da, Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’nın Sırbistan’a verdiği desteğe teşekkür etmek amacıyla yapılmış. Bronz kadın figürü, Sırbistan’ın yardımına koşan Fransa’yı temsil ediyormuş. Kaidesindeki kabartmalar ise iki ülkenin askerî dayanışmasını ve Fransa’nın Sırp gençlerin eğitimine katkısını anlatıyor. İlk bakışta görünüşüyle dikkatimi çeken heykel, hikâyesini öğrenince benim için daha anlamlı hâle geldi.
Gezinin beni en çok etkileyen noktası ise Kalemegdan’da, Sava ve Tuna nehirlerinin birleştiği manzaraydı. Kalenin surlarından iki nehrin buluşmasını izlemek gerçekten büyüleyiciydi. Sokaklarda dikkatimi sürekli başka bir yapı çekerken burada yalnızca durup manzaraya bakmak istedim. Belgrad denildiğinde aklıma ilk gelecek görüntülerden biri sanırım hep burası olacak.
Fotoğrafları Kaydırmak İçin Ok Üzerine Tıklayınız.
Konakladığımız yerin manzarası ve aldığımız hizmet de gezimizin güzel yanlarındandı. Gün boyunca gördüklerimizin ardından güzel bir manzara eşliğinde dinlenebilmek, seyahatten aldığım keyfi artırdı.
Elbette her anımız aynı güzellikte değildi. Girdiğimiz bir markette, yabancı olduğumuz için bize karşı ön yargılı davranıldığını hissettik. İnsanlara peşin hükümlerle yaklaşmak istemem; tek bir karşılaşmayı bütün bir şehre ya da o şehirde yaşayan herkese mal etmek de doğru olmaz. Yine de o an yaşadığım rahatsızlık, seyahatimin bir parçası olarak hafızamda kaldı.
Belgrad, mimarisine hayran kaldığım, geçmişinin izlerini merak ettiğim ve nehirlerinin buluştuğu manzarayı unutamayacağım bir şehir oldu. Oradan tek bir duyguyla ayrılmadım. Hayranlık, merak ve biraz burukluk birbirine karıştı.
Bir de gezinin zihnimde çalan müziği vardı: Tuna’yı seyrederken Plevne Marşı’nın “Tuna Nehri akmam diyor…” dizesi dilime dolandı. Manzaranın karşısında ben susuyordum ama kafamın içindeki marş pek susacağa benzemiyordu. :)
Fotoğrafları Kaydırmak İçin Ok Üzerine Tıklayınız.




Yorumlar